Devrimci Sosyalist Federasyon kuruldu!

2961

Kapitalist-emperyalist sistem çoklu sömürü ve tahakküm ilişkisine dayalı işleyiş mekanizmasıyla, içerisinde bulunduğumuz tarihsel kesitte, yaşam ve canlılar üzerinde hegemonyasını sürdürüyor. SSCB ve Çin’in başını çektiği sosyalist ülkelerin kapitalist restorasyon süreciyle yeniden sisteme entegre olmasıyla birlikte durumdan istifade eden egemenler ve sistemin ideologları “tarihin sonu”nu ilan ettiler. Kapitalist restorasyon sürecinin yarattığı maneviyat çöküntüsü, tasfiyeci anlayışın ivme kazanmasına sebebiyet verdi. Komünizm idealinin mümkün olmadığı palavrasının neoliberal bir yalandan ibaret olduğu, özellikle son yıllarda bir kez daha görüldü. Komünizm idealinin geçmişte kalmış bir “düş”ten ibaret olmadığı ve kapitalist sisteme karşı güçlü bir alternatif özgür yaşam kurma potansiyeli taşıdığı apaçık ortadadır.

Komünizm ideali, üretici güçler teorisi üzerinden yaşama ve gerçekliğe yaklaşan kaba evrimci ve tarihsel ilerlemeci anlayışların kafalarında idealize ettikleri bir “cennet” tasavvuru olarak görülemez. Bilimsel sosyalizm ve dayandığı diyalektik materyalist felsefe yaşam karşısında edilgen değil, aksine eylemci ve müdahaleci olmayı gerektirir. Bu yanıyla komünizm ideali, insanın bilinçli dinamik rolünü yadsıyan pasifist bir kavrayış olarak algılanamaz. Tam aksine Marksist felsefenin eylemci ruhuyla yaşama müdahale eden ve toplumsal altüst oluş süreciyle birlikte mevcut sistemin aşıldığı alternatif bir dünya tasavvuru olarak anlamlandırılabilir. Komünizm idealinin bizlerdeki imgesi ve kavranışı böyledir.

Bilimsel sosyalist teori ya da Marksizm, soyut ilkeler ve formülasyonlarla her derde deva bir reçete değildir, maddi yaşamın yorumlanması ve değiştirilmesi için geliştirilmiş bilimsel bir metodoloji ve eylem kılavuzudur. Kuram, bu yanıyla maddi gerçekliğe uygun olmalıdır. Hiçbir kuram tam anlamıyla maddi gerçekliği yansıtmaz. Bu noktada duyu organlarımızın sınırlılığı, mevcut teknolojinin durumu ve insanın maddi gerçekliğe yaklaşırken durumu kendi öznelliğinde algılaması hâli devreye girdiği için gerçeklik tam olarak algılanamaz. O hâlde maddi gerçekliğe en yakın belirlemeleri yapmak zaruridir. Çünkü, teorinin gerçeklikle bağı ne kadar güçlüyse yaşama müdahale etme yöntemi ve tarzı o denli doğru olur. Teorinin maddi gerçeklikle mesafesi açıldığı ölçüde yaşamı değiştirme durumundan da o denli uzaklaşılır. Durum böyleyken toplumsal gerçekliğe uygun olarak strateji ve taktik politikaların belirlenmesi bu noktada bizler açısından oldukça önemlidir. Toplumsal gerçeklik üzerinden politika oluşturmak yerine kendi arzularını gerçekliğin yerine koyarak strateji ve taktikler belirleyen anlayışların yaşam karşısında başarılı olamayacakları açıktır. Yaşama ya da maddi gerçekliğe kendi iradesini dayatan ve çoğu zaman da dayandığı örgütsel tabanın duygularına uygun olarak siyaset geliştiren siyasal kesimler bugüne kadar mücadeleye büyük zararlar verdiler. Temel amaç köklü bir toplumsal devrim olduğu hâlde günü kurtarma telaşıyla geliştirilen popülist ve kitle kuyrukçusu siyasetin miadı çoktan dolmuştur.

Komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşın temsil ettiği siyasal hat bilimsel sosyalist yöntemin ruhuna uygundu. ‘71 devrimci kopuşu teorik ve pratik boyutuyla bütünlüklü bir çıkışı ifade ediyordu. Bu ihtilalci siyasal çıkış düşünsel olarak dönemin resmî anlayışından ve pratik olarak da pasifizmden kopuşu gerçekleştirmişti. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin (BPKD) dünya üzerinde yarattığı sarsıcı etki şüphesiz önder yoldaşı da derinden etkilemişti. Kaypakkaya ve yoldaşları BPKD ışığında sistemi tek yanlı olarak kavramamışlardı. Bu bakış açısı belirli boyutlarıyla önemli sınırlılıklar taşısa da kendi tarihsel gerçekliği içerisinde oldukça önemliydi. Mao Zedong’un geri dönüş sorunsalını dışsal düşman yerine içsel düşmanla açıklama anlayışı oldukça değerliydi. Burjuva karargâhları kitlelere hedef gösterirken sistemin içsel mantığına saldırmıştı.

İnsanlar mülkiyetçiliği nesnelerle kurdukları ilişkiden öğrendiler. Özne olan insan ve nesne olan varlıklar arasındaki bu ilişki biçimi daha sonra insanın kendi yaratımları karşısında nesneleşmesi durumunu açığa çıkardı. Maddî yaşamdaki bu ilişkilenme durumu felsefi düzlemde özne-nesne ikiliğine dayalı felsefi düalizmi doğurdu. Özne ve nesne ikiliği üzerine kurulu düşünsel yapı toplum ve birey ilişkisine de yansıdı. Yönetenler ve yönetilenler, ezenler ve ezilenler, öğretmenler ve öğrenciler arasındaki özne-nesne ilişkisi felsefi düzlemdeki algılamanın yaşamda karşılık bulma hâlidir. Felsefi idealizmin etkilerinden sıyrılamayan sistem karşıtı siyasal hareketler örgütlenme tarzlarını bu yanlış temel üzerinden inşa ettiler. Bu algılama biçiminde birey nesneye indirgenir. Bireyin kendisini gerçekleştirmesi, etkinlik gücünü açığa çıkartması ve eylemesi önemsenmez. Sadece örgütsel ihtiyaçların karşılanması önemsendiğinden sistemin ilişki ağı içerisinde nesneleşen bireyin özgürleşmesi devrimden sonraya bırakılmıştır. Tarihsel deneyimler incelendiğinde yeni insan tipinin açığa çıkarılmasının ne denli önemli olduğu görülecektir.

Örgütsel organizasyonlara duyulan ihtiyaç karşımızda duran sistemin aşılması noktasında tercihten ziyade zorunluluk durumudur. Sistem işleyişiyle, araçlarıyla, devasa organizasyonuyla ve disiplinli işleyiş tarzıyla karşımızda duruyor. Hâliyle sisteme karşı mücadelenin başarılı olması ancak disiplinli örgütsel organizasyonlarla mümkün olabilir. Örgütün son kertede bir nesneleşme ilişkisi olduğu açıktır ve bu durum göz ardı edilemez. Örgüt, zorunluluklar dünyasında kullanılması gereken stratejik bir araçtır. Meselenin bu biçimde kavranması hem zorunluluk ilişkisi olarak örgütün stratejik rolünün yadsınmamasını hem de örgüt-birey ilişkisinde nesneleşme ilişkisinin zayıflamasını sağlayabilir. Yabancılaşma ilişkisinin açığa çıktığı her bir boyutta farkındalık ilişkisi de örülmelidir. Farkındalık durumu yabancılaşmanın halinin panzehri gibidir.

Sistemin algılanışı ve bu eksende geliştirilen pratik mücadele hattı söz konusu olduğunda devrimci-demokratik ve yurtsever örgütlerin kendilerini resmî olandan kurduklarını ve bu yanıyla “oyun”a resmî alandan dahil oldukları görülür. Resmî alanla kurulan ilişki; sistemle, iktidarla ve onun düşün yapılarıyla kurulan ilişkidir. Sol, resmî alanla olan ilişkisel bağını yeterince irdeleyip sorgulamadığından doğru çıkarımlar da yapamadı. Sistemi ve yapılarını resmî alan üzerinden okuyan solun sistem karşıtı siyasal mücadele hattı da oldukça sorunludur. Bu bakış açısı toplumu ve bireyin özgürleşmesini sağlamadığı gibi sistemin yarattığı nesneleşmenin güçlenmesine sebebiyet verdi.

Türkiye özgülünde meseleye yaklaştığımızda bu durumu bütün çıplaklığıyla görebiliriz. Türk egemen sınıfının Millî Güvenlik Belgesi’ne devrimci-demokrat ve yurtseverlerin yaklaşımı bu yanıyla resmî alan üzerine kurulu “oyun”a dahil olma anlayışına dayalıdır. Millî Güvenlik Belgesi’nde sistemin ve devletin bekasına tehdit oluşturduğu düşünülen belirli durumlar söz konusudur. Sistemin ve devletin kırmızı çizgileri olarak bilinen Millî Güvenlik Belgesi’nde İslamcısından Alevi’sine, sağcısından solcusuna kadar birçok toplumsal kesime ilişkin sisteme tehdit oluşturduklarına yönelik çeşitli belirlemeler yapılmıştır. İslamcılar irtica tehdidine, yurtseverler “bölücü” belirlemesine şerh düşerler, ancak sistemin Millî Güvenlik Belgesi üzerinden ortaya koyduğu temel belirlemelere itiraz edilmez. Sisteme muhalif olduğu iddiasında olan siyasal kesimlerin resmî olanla kurdukları ilişkinin ne denli güçlü olduğu bu örnek üzerinden de açığa çıkıyor. Resmî alanla kurulan ilişki aynı zamanda devrimci-demokrat örgütlerin iktidarla kurdukları ilişkide de açığa çıkar. İktidar bu düşünüş tarzında sadece kapitalist sistem ve devletle sınırlı kalır ve “öteki” iktidar olgusu görmezden gelinir. Resmî alanla kurulan ilişki içerisinde iktidar mantığı yeterince sorgulanmadığından ezilenlerin kendi içlerindeki güç, iktidar ve tahakküm ilişkisi göz ardı edilerek akılsallaştırılır.

Solun yaşama dair bakış açısındaki problemler sistemi algılama, anlamlandırma ve konumlanma hususlarında da tezahür eder. Sistem ve iktidar ilişkisi tek yanlı olarak algılanır. Bu yüzden de sistem, dışsal ve makro yapılara indirgenir. Toplumsal yabancılaşmanın derinliği ve çok boyutlu hâlinin göz ardı edilmesi toplumsal kurtuluş mücadelesinin problemli bir biçimde kurulmasına ve organize edilmesine neden olmuştur. Bu bakış açısında sistem devlete ve genellikle de siyasal iktidara indirgenmiştir. Hâl böyle olunca esas-tali ayrımı üzerinden dost-düşman ayrımı silikleştirilir. Sistem bir oluş hâlidir ve bu yanıyla karmaşık ve iç içe geçen ilişkiler bütünüdür. Sistemin tek yanlı kavranış biçimi, işleyiş mantığını, kendisini yeniden üretme durumunu ve erkleşme hâlinin yeterince kavranmasını engeller. Siyasal iktidarı mevcut “an”da elinde bulunduran klikler düşman olarak belirlenir ve muhalefette bulunan burjuva klikler es geçilir. Böylece devasa bir ilişki ve organizasyonu ifade eden sistem bir kenara bırakılır ve bu bakış açısında siyasal iktidar her şey oluverir. Sistemin tek yanlı algılanışı sadece bu durumla sınırlı kalmaz, aynı zamanda sistemin üretiminde ve sürdürülmesinde halkın payı da göz ardı edilir. Sistem, toplumsal mutabakat ve suç ortaklığı ilişkisi üzerinden yükselir. Halk ya da ezilen toplumsal kategoriler pirüpak değildir. Sistemin ve iktidarın dışsal olarak cisimleşmiş hâline karşı mücadele tek başına yeterli değildir. Sistemin içsel doğasının anlaşılması ve mücadelenin bu yanıyla sistemin bütününe karşı yürütülmesi bu durumdan ötürü elzemdir. Sosyalist deneyimlerde yaşanan geri dönüşlerde sistemin dışsal boyutuna odaklanılması ama içsel mantığının yeterince irdelenmemesi önemli bir yer tutuyor. Sosyalist sistemler tarihsel deneyimlerden de anlaşılacağı üzere dışsal düşmana değil içsel düşmana yenilmiştir. Elbette, dışımızda duran sisteme karşı mücadele yöntemi ile içsel boyutuna dönük yöntemi aynı değildir. Kapitalist sisteme karşı mücadelenin yöntemi ile halk ve halk güçleri arasındaki çelişkilerin çözüm yöntemi farklıdır. Halk ve halk güçleri içerisindeki çelişkilerin çözümü doğru ve yanlış mücadelesi olarak anlam bulan iki çizgi mücadelesidir. Politik mücadele ile yanlış fikirlerin ikna yöntemiyle düzeltilmesi temel hedeftir. İki çizgi mücadelesinin pratik yaşamda karşılık bulabilmesi ancak tarafların hukuklarının garanti altına alınmasıyla mümkün olabilir. Aksi durumda iki çizgi mücadelesinden de söz edilemez.

İki çizgi mücadelesi lafzını çokça yapan kesimler bugüne kadar iki çizginin doğru biçimde sürdürülmesinin koşullarını oluşturmadılar. Hâl böyle olduğu hâlde iki çizgi üzerine lafazanlık yapmayı adet haline getirdiler. İki çizgi mücadelesi üzerine ne kadar güzel sözler söylendiği ya da perspektifler ortaya konulduğunun tek başına bir anlamı yoktur. Eğer iki çizgi mücadelesi bilince çıkartıldıktan sonra pratik olarak örgüt içerisinde uygulanmıyorsa hiçbir anlam ifade etmez. Senelerdir iki çizgi mücadelesini ağızlarına sakız yapan kesimlerin yaşamda bunu uyguladıklarına dair herhangi bir emare yoktur. O hâlde yaşamda uygulanmayan sözlerin bir kıymet-i harbiyesi de yoktur. İki çizgi mücadelesinin uygulanması en öncellikli hedeflerimizin başında geliyor.

İçerisinde bulunduğumuz tarihsel koşullarda sistem daha girift ve karmaşık bir hâl aldığından mücadele hattının kesişimsellik üzerinden kurulması kaçınılmaz oluyor. Emperyalizm ve proleter devrimler çağında her çelişki iki sınıfın muharebe alanı olarak anlam ve karşılık bulur. Kimlik eksenli açığa çıkan çelişkiler proleter devrimler çağında sınıfsal mücadelenin parçasıdır ve bu yanıyla kimlik mücadelelerini sınıf mücadelesiyle bağını silikleştirmek devrimci bir bakış açısı değildir. Bu bakış açısı kimlikçi siyaset ile bir tutulamaz. Kimlikçilik odaklı siyasal kavrayış, her bir çelişki kendi başına görme ve çelişkilerin sınıfsal temeli görmezden gelme eksenli kurgulanmıştır. Radikal demokrat ya da post-modern anlayışlar tam da sınıf mücadelesinden kopuk iklimde kendisine zemin bulur. Yaşamda bütün toplumsal çelişkilerin mülkiyet dünyasıyla ilişkisi söz konusudur. Hâliyle mülkiyetçi sistemle köklü bir hesaplaşma perspektifinden yoksun bütün siyasal anlayışlar kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar kimlikçi siyasetin ötesine geçemezler. Bu kesimlerin siyasal ufku burjuva demokrasisinin sınırlarını aşamaz. Sistemin bütünüyle hesaplaşma anlayışımızın kesişimsellik üzerinden şekillenmesi kaçınılmazdır. Mücadelemizi bu gerçeklik üzerinden ele alışımızı post-modern Marksizm olarak damgalayanlar kimlikçi siyasete hapsolmuş durumdadır. Radikal demokrasi bu kesimlerin siyasal pusulası hâline gelmiştir. Durum böyleyken, bahsi geçen siyasal kesimlerin ortaya attıkları iddiaların maddi bir zemini de bulunmuyor. Gerçeklikle ilişkisi bulunmayan bu türden temelsiz iddialar, bahsi geçen siyasal kesimlerin yaratmak istedikleri illüzyondan ve kendi gerçekliklerini gizleme politikasından ibadettir.

Sınıflı toplumsal sistemler geçmişten günümüze ulaşıncaya dek çeşitli aşamalardan geçmiştir. Toplumsal piramidin üstünde yer alan, toplumsal organizasyonu düzenleyen ve kitleleri yönetme stratejileri geliştiren egemen sınıf, geçmiş sürecin deneyimlerinden öğrendi. Egemen, yönetme hususunda kendisini sürekli yenileyerek günümüze kadar sistemin devamlılığını sağladı. Tarihsel süreç içerisinde yönetme stratejilerinde ve taktiklerinde değişiklikler meydana gelmiştir. Burjuvazi egemen sınıf hâline geldiğinden beri bu anlamda çeşitli araçları kullanarak özellikle kitle yönetimi konusunda önemli deneyimler ve avantajlar elde etti. Klasik sömürgecilik sürecinde egemenlerin sömürgeleştirilen ülkelerdeki halkı boyunduruk altına alma noktasında izledikleri politikalar ile yeni sömürgeci siyasetin izlediği tarz arasında önemli değişiklikler söz konusudur. Burjuvazi, kitle yönetimi noktasında geçmişte uyguladığı politikaları ve kullandığı araçları geliştirerek günümüzde daha etkili yöntemlere evirdi. İçerisinde bulunduğumuz tarihsel süreçte egemenler enformasyon, dezenformasyon ve algı yönetimi üzerinden yönetme durumunu sürdürüyor. Özellikle bilişim çağı olarak adlandırılan bu süreçte sisteme karşıtı mücadele eden örgütlerin kendilerini bu noktada yenilemesi elzemdir. Siyasal çalışmalarımızın milyonlara ulaşması ve ortaya koyduğumuz politik hattın başarıya ulaşabilmesi bu anlamda kendimizi çağın özelliklerine uygun olarak konumlandırmamız ile olanaklı olabilir. Örgütlenme biçiminden mücadele yöntemlerine, siyasal kampanyalardan, ajitasyon ve propaganda faaliyetine kadar siyasetimizin etkili olmasını amaçlıyorsak şayet kullandığımız yöntem ve araçların çağın özelliklerine uygun olması şarttır.

Nesneleşme ilişkisinin kırılması ve özgürlük ediminin gerçekleştirilmesi bu biçimde olanaklı olabilir. Önderlik ve kitle çizgisi bu anlayışa uygun olarak şekillenmelidir. Önderlik ve kitle ilişkisi doğru bir temele oturmazsa, insanların kitle olmaktan çıkıp özgür bireyler ve toplum hâline gelmeleri mümkün olmaz. Önderlik ve kitle ilişkisi karşılıklı olarak hem öğrenen hem öğreten ilişkisine dönüştüğü oranda mücadele özgürleştirici bir rol oynar. Önderlik; karşılıklı ilişki, bilinç, politik vizyon ve samimiyet demektir. Önderlik, tahakkümle, zorbalıkla ve tek yanlı ilişkiyle bağdaşmaz. Kendisini mutlak irade olarak gören, başkalarının düşüncelerine ve sözlerine gözlerini ve kulaklarını kapatan bir anlayış halkla bütünleşemez. Şikayet eden ve sorunları çözmekten aciz bir anlayış da önderlikle bağdaşmaz. Sorunları çözmesi beklenen bir mekanizma şayet şikayet edip sorun çözme yeteneği göstermiyorsa, zaten önderlik niteliklerine sahip değildir. Zorunluluklar dünyası gereği kitlelere öncülük eden devrimci örgüt sisteme karşı kararlı ve hesap sorucu bir dil kullanmalıdır. Sisteme karşı edilgen bir dil kullanmak bu anlamda doğru bir yaklaşım olamayacaktır. Öncülük iddiasındaki bir örgüt sistem karşısındaki duruşuyla da net olmalıdır. Sistem karşısında eğilip bükülme tavrı kitleler nezdinde kabul görecek bir tavır değildir. Öncülük ve önderlik iddiasında olup “önderlik ve öncülük nasıl olmaz”ın parlak örneklerini sunan kesimlerle aramızdaki önemli farklardan birisi de budur. Politika ya da siyaset milyonlara yapılır ve bu yanıyla politik çalışmalarımızda siyasal hedefler belirlenirken milyonların taleplerine ve gerçekliğine göre belirlenir. Siyaset onlarla, yüzlerle ve binlerle sınırlı tutulamaz. Türkiye’deki sisteme karşı mücadeleyi hatalı bir anlayışla ele alan ve önderlik iddiasında bulunan kesimler enternasyonal mücadelenin içini boşaltarak mültecileştiler. Bu anlayış aynı zamanda önderliğin devrim mücadelesindeki değerini de hiçleştirmeye hizmet etti. Avrupa ülkelerinden Türkiye ve Kürdistan’daki mücadeleye yön verme anlayışıyla hareket eden bu siyasal kesimlerin mücadeleye önderlik etmeleri mümkün değildir. Yurtdışından Türkiye ve Kürdistan siyasetini yönetme iddiasında olan bu kesimlerin elbette önderlik anlayışının içeriğini boşaltmaları kaçınılmazdı. Avrupa ülkelerinden Türkiye ve Kürdistan siyasetine yön vermeye çalışmak yerine bulundukları ülkelerdeki komünist mücadeleye katılma anlayışıyla hareket edilseydi belki de ilgili coğrafyaların devrim mücadelesine önderlik edilebilirdi. Aynı zamanda Türkiye ve Kürdistan mücadelesiyle ilişki de enternasyonal temelde gelişme imkanı bulabilirdi. Önderlik ve enternasyonalizm anlayışı bu eksen üzerinden gelişmelidir.

Kapitalist sisteme karşı yürütülen mücadelede komünist ve devrimcilerin önemli birikimleri söz konusudur. Komünizm ideali, kapitalist sistemin aşılması ve her türlü sömürü ve tahakküm ilişkisinin son bulacağı toplumsal kurtuluşu ifade eder. Komünizm ideali; keyfi, hayali ya da ütopik olarak tasarlanmış bir proje değildir. Gerçekleşme potansiyeli bizzat toplumsal gerçeklikte mevcuttur. Bilimsel sosyalist metodolojinin kurucuları olan Marks ve Engels yoldaşların geliştirdikleri bilimsel teori-pratik, yaşamda bu durumu defalarca kanıtladı. Hem dünya üzerinde hem de Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında bilimsel sosyalist yöntem ile kapitalist sisteme karşı engin deneyim ve tecrübelere sahibiz. Ermeni komünistleri, Mustafa Suphiler, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan yoldaşların çıkışları, komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşın komünizmi hiçbir muğlaklığa yer bırakmadan hedeflemesi, komünizm uğruna mücadelenin kızıl siperlerinde can pahasına mücadele yürüten, devrim uğruna toprağa düşen devrimci ve komünistlerin mücadelesi, bilimsel sosyalist yöntemle sisteme meydan okuyan 17’lerin mücadelesi oldukça değerli ve anlamlıdır. Sınıfın ve halkın kendiliğinden isyan deneyimleri yine kapitalist sistemin çoklu sömürü mekanizmasına karşı özgürlük ve devrim umudunu bağrında taşıyordu. Sınıfın kapitalist sisteme karşı kendiliğinden ayağa kalkarak 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’yle tarihe düştüğü not, özgürlük ve isyan ruhuyla siyasal iktidara karşı sokakları ve meydanları günlerce bırakmayan halkın Gezi/Haziran İsyanı’nın ezilenlerde yarattığı özgürlük imgesi, Avrupa ve Latin Amerika’da Sarı Yelekliler’den, Rebellion Extinction’a, Las Tesis’e, Kolombiya’ya açığa çıkan toplumsal isyanlar ve eylemler sisteme karşı gelişen hoşnutsuzluğun ifadesi oldu. Emek sömürüsü, ayrımcılık ve ötekileştirmeye karşı açığa çıkan toplumsal isyanlar ve eylemler, kapitalist sistemin çoklu sömürü ve tahakküm ilişkisine dayalı işleyiş mekanizmasına çeşitli tonlarda ve tarzlarda halkın itirazının işareti oldu. Son yıllarda açığa çıkan bu isyanlar kapitalist-emperyalist sistemin bütününe yönelen örgütlü bir siyasal mücadeleye olan ihtiyacın ne denli yakıcı olduğunu bir kez daha gösterdi. Sisteme karşı mücadelenin başarıya ulaşması için komünizmi hedefleyen, disiplinli ve organize örgütün varlığının zorunluluğu tekrardan anlaşıldı.

Özgürlük, zorunluluğun bilince çıkarılma hâlidir. Bu yanıyla kapitalist sistemin çoklu sömürü ve tahakküm mekanizmasına karşı örgütlenmek ve mücadele etmek için ihtiyaç duyduğumuz örgütsel organizasyonun doğru bir biçimde oluşturulması hedefiyle devrimci inşa sürecine giriştik. Milyonları sisteme karşı mücadeleye seferber eden, isyan ve eyleme potansiyelini açığa çıkartarak yeni bir birey ve toplum yaratan, sistemin organizasyonları ve demir kıtalarına karşı mücadele yeteneği gösterebilen esnekliğe ve sağlamlığa sahip örgütsel yapının temellerini bugünden atmaya başladık. Devrimci İnşa Kurultayı sürecinin tamamlanmasıyla birlikte bu organizasyon yeteneğinin ve kolektif örgütsel iradenin ayakları üzerine dikilmesi sürecini hep birlikte gerçekleştirme hedefiyle var gücümüzle örgütsel ve siyasal inşa sürecine katılalım. Sisteme karşı mücadelede kaybedecek bir “an”ımızın dahi olmadığı bilinciyle, sisteme karşı mücadelede ciğerlerimizi zorlayalım. Emek sömürüsüne, patriyarkaya, ikili cinsiyet sistemine, sömürgeci boyundurluğa, doğa ve varlıklar üzerine kurulu mülkiyetçi sisteme karşı mücadeleyi yükseltelim. Kapitalist sisteme ve kendisini var ediş biçimlerine karşı örgütlü mücadeleyle karşı koymanın tercih konusu olmaktan ziyade zorunluluklar dünyasının gereği olduğu gerçekliğinden hareketle yeni bir örgütsel inşa sürecine girmiş bulunuyoruz. Bugün kuruluşunu ilan ettiğimiz Devrimci Sosyalist Federasyon bu gerçeklik üzerinden şekillenmiştir. Siyasal hedeflerimizin ve iddiamızın bizlere yüklediği sorumluluğun bilincindeyiz. Dolayısıyla yeni bir örgütsel organizasyona girişmemiz bu örgütsel ihtiyacın hasıl olmasındandır. Yoksa “dostlar alışverişte görsün” anlayışıyla hareket ederek yaşanan örgüt enflasyonuna bir yenisini ekleme arayışı değildir. Mevcut sistemin aşılması ve komünizm idealinin gerçekleştirilmesi ancak büyük siyasal iddia ve organizasyonlarla mümkün olabilir. Bu anlamda yaşamı değiştirme noktasında kolektifimizin siyasal olarak iddialıdır. Zaten siyasal iddiası olmayan bir örgütsel yapının mevcut sistemi alt edip yeni bir yaşam inşa etmesi mümkün değildir.

Yayınladığımız deklarasyonla kuruluşunu ilan ettiğimiz Devrimci Sosyalist Federasyon, kapitalist sistemin dünya üzerinde yaratmış olduğu her türlü sömürü, talan ve tahakküm ilişkilerine dayalı politikalarına karşı ezilenlerin siyasal örgütlülük aracı olma iddiasındadır. Federasyonumuzun üstlendiği misyon çerçevesinde hareket ederek kitlelerin örgütlenmesi, özneleşmesi, isyan ruhuyla eyleyerek başka bir dünya ve yaşamı ifade eden komünizm idealinin gerçekleşmesi için mücadeleyi kararlılıkla büyütelim. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin 51. yılında siyasal mücadeleye geçmişin deneyimleri ışığında yeni bir soluk ve dinamizm katacak örgütümüz Devrimci Sosyalist Federasyon’a katılalım, tüm politik çalışmaları toplumsal kurtuluşun hanesine yazalım.

Örgütlü Bir Halkı Hiçbir Kuvvet Yenemez!

Kahrolsun Kapitalizm, Emperyalizm ve Faşizm!

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

Devrimci Sosyalist Federasyon